İnternet’te “İzlenemez” diye bir şey var mı?
17 Temmuz 2008 / 01:37
Bir çokları için Diane Lane olmasa, Gregory Hoblit’in yönettiği, Robert Fyvolent’in senaryosunu yazdığı “Untraceable” isimli filmin görülecek bir tarafı yoktu.
Ne var ki beni çoktandır 1 saat, 40 dakika sandalyenin ucunda oturtan bir film de yoktu!
Filmi görmeyenler için konuyu ele vermeden belirtmek gerekirse, Amerikan Merkezî İstihbarat dairesi FBI’ın Oregon eyaletindeki Cyber suçlarla mücadele bölümünün dikkatine Kill With Me! (Benimle birlikte öldür) isimli bir Web sitesi takılır. (Bu arada belirtelim: film yapımcıları gerçekten www.killwithme.com adresinde bir site açmışlar!) Site sahibi, kaçırdığı insanları, sitesinin ziyaretçi sayısına paralel şekilde artan bir süretli online, ve (tabii böyle bir tanımlama nu kadar dil mantığına uygunsa) canlı şekilde öldürmektedir! FBI, halka “Bu siteye girmeyin; ne kadar çok kişi girerse kurbanları o kadar çabuk ölmektedir. Siz bu sitede ziyaretçi değil, cinayette suç ortağısınız!” dese de sitenin hit’i inanılmaz boyutlara varmaktadır.
Almanların bu iş için bir kelimesi bile var; İngilizce’ye de oradan ödünç almışlar: Schadenfreude. “Başkasının acısından zevk almak” diye çevirebileceğimiz bu kelime, Schaden (zarar, ziyan, acı, kayıp) ve Freude (zevk, eğlence, heyecan) kelimelerinden türetilmiş.
Bir ulus neden böyle bir kelime türetir acaba?
Fakat meselemiz bu değil!
Filmde Diane Lane’in oynadığı FBI’ın siber suçlarla mücadele masası memurlarından Jennifer Marsh ve masa arkadaşı Griffin Dowd, ne kadar uğraşsalar da bu sitenin hangi IP’den geldiğini ve bu IP’nin hangi fiziksel adresteki bilgisayarda yer aldığını belirleyemezler. Filmin ismi de oradan geliyor: killwithme.com’ın IP’si trace edilemiyor! Sadece artık annelerimizin bile bildiği “tracert” değil, FBI’ın Cyber Crime laboratuvarının bilgisayarları bile bu sitenin IP’sini bulamıyorlar! Fakat film yapımcılarının hakkını vermek lazım: Oregon şubesi, FBI’ın merkezindeki süper bilgisayarları kullanmak istiyor; fakat bürokratik engeller yüzünden kullanılamıyor. Filmin yapımcıları burada bir açık kapı bırakmış oluyorlar; hani belki FBI’ın süper-düper bilgisayarları kullanılabilse, IP kolayca bulunabilecekti!
İnsanı bu noktada düşünceye sevkeden, gerçekten de işkence-pornosu denen ve müstehcen içerikli cinsel nitelikli porno siteleri gibi, kesilmiş, ezilmiş, parçalanmış insan vücutlarını gösteren sitelerin inanılmaz boyutlarda ziyaretçi çekebildiği gerçeği kadar, hala birilerinin, meselâ Hollywood film yapımcılarının Internet’te bir şeylerin izlenemez, kaynağının bulunamaz olduğuna inanması oluyor. Film yaparken, ne kadar uçuk-kaçık bir senaryo kursanız bile, öyle bir nokta gelir ki, “Bu olamaz; buna kimse inanmaz!” dersiniz. Kurgu-bilim filmlerinde bile temel mantık kadar, fizik-kimya, optik-zaman yasalarının ihlal edilmesine izin verilmez. Değil mi? O zaman kurgu-bilim değil, tamamen uyduruk bir şey yapılmış olur.
Günümüzde de film yapımcılarının, “untraceable” bir Internet varlığını düşünebilmeleri, bana çok ama çok aykırı göründü. Dediğim gibi, film yapımcıları belki FBI’ın süper bilgisayarlarının bu işi yapabileceğine kapıyı açık bırakarak, bir inandırıcılık elde etmeye çalışmış olabilirler; ama bildiğimiz (daha doğrusu liseli gençlerin bildiği) Nmap+Snort ve benzeri kombinasyonlarla, anlamlı bir hızla Internet’e bağlanmış bir bilgisayarın belirleyemeyeceği IP olduğunu düşünmek bile bana biraz hayal gücünü zorlamak gibi geliyor.
Bunu söyledikten sonra işe bir de öbür taraftan bakmak gerekiyor. Film yapımcılarına ve tabiî yararlandıkları IT uzmanlarına hak vermek gereken nokta, belki günümüzde Bot Netlerin kazandığı yaygınlığa bakarak, gerçek zamanlı bir IP belirleme çok kolay olmayabilir. Filmde, FBI uzmanı, neden hala bir bilgisayarın IP’sini ve adresini belirlemeyediklerini soran müdürüne, “O kadar çok uzaktan kontrol edilen bilgisayar var ki, eğer bu kişi dünyada 1000 bilgisayara erişebiliyorsa, herbirinden sahte bir IP ile bağlanması ve bizim o bilgisayarın gerçek IP’sini belirlememiz asırlar alır!” diye karşılık veriyordu.
Rusya’daki Botnet patronlarının, zombi bilgisayarların (Trojan veya benzeri bir virüsle ele geçirilmiş ama ele geçirildiği sahibi tarafından bilinmeyen bilgisayar) bir adedinden bir günlük yararlanma hakkını 1 dolara sattığı söyleniyor. Eğer bu işin piyasası bu kadar düşmüşse, zombi bilgisayarların miktarını tasavvur etmek bile zor demektir. Güvenlik firması Prolexic’in belirlemelerine göre, AOL üyelerinin yüzde 5,5’i, Almanya’da Deutsche Telekom ve Fransa’da Wanadoo üyelerinin yüzde 5’e yakını, “zombi” olmuş vaziyette. Amerika’daki toplam Zombi bilgisayarların oranı yüzde 11’i aşıyor. Symantec’e göre İngiltere’deki bilgisayarların yüzde 25’inde kötüniyetli kişilerin kullanabileceği şekilde bir kapıya sahip.
Özetlemek gerekirse, internette izlenemezlik diye bir şey olamaz; ama bu kadar çok “ele geçirilmiş” bilgisayarın bulunduğu bir Internette, izlenebilirlik, herhalde çok ama çok büyük gerçek-zamanlı teknik yetenek gerektirir.
Son bir sonuç daha çıkartmama izin verirseniz: Bu bilgi görün derim!
Bir çokları için Diane Lane olmasa, Gregory Hoblit’in yönettiği, Robert Fyvolent’in senaryosunu yazdığı “Untraceable” isimli filmin görülecek bir tarafı yoktu.
Ne var ki beni çoktandır 1 saat, 40 dakika sandalyenin ucunda oturtan bir film de yoktu!
Filmi görmeyenler için konuyu ele vermeden belirtmek gerekirse, Amerikan Merkezî İstihbarat dairesi FBI’ın Oregon eyaletindeki Cyber suçlarla mücadele bölümünün dikkatine Kill With Me! (Benimle birlikte öldür) isimli bir Web sitesi takılır. (Bu arada belirtelim: film yapımcıları gerçekten www.killwithme.com adresinde bir site açmışlar!) Site sahibi, kaçırdığı insanları, sitesinin ziyaretçi sayısına paralel şekilde artan bir süretli online, ve (tabii böyle bir tanımlama nu kadar dil mantığına uygunsa) canlı şekilde öldürmektedir! FBI, halka “Bu siteye girmeyin; ne kadar çok kişi girerse kurbanları o kadar çabuk ölmektedir. Siz bu sitede ziyaretçi değil, cinayette suç ortağısınız!” dese de sitenin hit’i inanılmaz boyutlara varmaktadır.
Almanların bu iş için bir kelimesi bile var; İngilizce’ye de oradan ödünç almışlar: Schadenfreude. “Başkasının acısından zevk almak” diye çevirebileceğimiz bu kelime, Schaden (zarar, ziyan, acı, kayıp) ve Freude (zevk, eğlence, heyecan) kelimelerinden türetilmiş.
Bir ulus neden böyle bir kelime türetir acaba?
Fakat meselemiz bu değil!
Filmde Diane Lane’in oynadığı FBI’ın siber suçlarla mücadele masası memurlarından Jennifer Marsh ve masa arkadaşı Griffin Dowd, ne kadar uğraşsalar da bu sitenin hangi IP’den geldiğini ve bu IP’nin hangi fiziksel adresteki bilgisayarda yer aldığını belirleyemezler. Filmin ismi de oradan geliyor: killwithme.com’ın IP’si trace edilemiyor! Sadece artık annelerimizin bile bildiği “tracert” değil, FBI’ın Cyber Crime laboratuvarının bilgisayarları bile bu sitenin IP’sini bulamıyorlar! Fakat film yapımcılarının hakkını vermek lazım: Oregon şubesi, FBI’ın merkezindeki süper bilgisayarları kullanmak istiyor; fakat bürokratik engeller yüzünden kullanılamıyor. Filmin yapımcıları burada bir açık kapı bırakmış oluyorlar; hani belki FBI’ın süper-düper bilgisayarları kullanılabilse, IP kolayca bulunabilecekti!
İnsanı bu noktada düşünceye sevkeden, gerçekten de işkence-pornosu denen ve müstehcen içerikli cinsel nitelikli porno siteleri gibi, kesilmiş, ezilmiş, parçalanmış insan vücutlarını gösteren sitelerin inanılmaz boyutlarda ziyaretçi çekebildiği gerçeği kadar, hala birilerinin, meselâ Hollywood film yapımcılarının Internet’te bir şeylerin izlenemez, kaynağının bulunamaz olduğuna inanması oluyor. Film yaparken, ne kadar uçuk-kaçık bir senaryo kursanız bile, öyle bir nokta gelir ki, “Bu olamaz; buna kimse inanmaz!” dersiniz. Kurgu-bilim filmlerinde bile temel mantık kadar, fizik-kimya, optik-zaman yasalarının ihlal edilmesine izin verilmez. Değil mi? O zaman kurgu-bilim değil, tamamen uyduruk bir şey yapılmış olur.
Günümüzde de film yapımcılarının, “untraceable” bir Internet varlığını düşünebilmeleri, bana çok ama çok aykırı göründü. Dediğim gibi, film yapımcıları belki FBI’ın süper bilgisayarlarının bu işi yapabileceğine kapıyı açık bırakarak, bir inandırıcılık elde etmeye çalışmış olabilirler; ama bildiğimiz (daha doğrusu liseli gençlerin bildiği) Nmap+Snort ve benzeri kombinasyonlarla, anlamlı bir hızla Internet’e bağlanmış bir bilgisayarın belirleyemeyeceği IP olduğunu düşünmek bile bana biraz hayal gücünü zorlamak gibi geliyor.
Bunu söyledikten sonra işe bir de öbür taraftan bakmak gerekiyor. Film yapımcılarına ve tabiî yararlandıkları IT uzmanlarına hak vermek gereken nokta, belki günümüzde Bot Netlerin kazandığı yaygınlığa bakarak, gerçek zamanlı bir IP belirleme çok kolay olmayabilir. Filmde, FBI uzmanı, neden hala bir bilgisayarın IP’sini ve adresini belirlemeyediklerini soran müdürüne, “O kadar çok uzaktan kontrol edilen bilgisayar var ki, eğer bu kişi dünyada 1000 bilgisayara erişebiliyorsa, herbirinden sahte bir IP ile bağlanması ve bizim o bilgisayarın gerçek IP’sini belirlememiz asırlar alır!” diye karşılık veriyordu.
Rusya’daki Botnet patronlarının, zombi bilgisayarların (Trojan veya benzeri bir virüsle ele geçirilmiş ama ele geçirildiği sahibi tarafından bilinmeyen bilgisayar) bir adedinden bir günlük yararlanma hakkını 1 dolara sattığı söyleniyor. Eğer bu işin piyasası bu kadar düşmüşse, zombi bilgisayarların miktarını tasavvur etmek bile zor demektir. Güvenlik firması Prolexic’in belirlemelerine göre, AOL üyelerinin yüzde 5,5’i, Almanya’da Deutsche Telekom ve Fransa’da Wanadoo üyelerinin yüzde 5’e yakını, “zombi” olmuş vaziyette. Amerika’daki toplam Zombi bilgisayarların oranı yüzde 11’i aşıyor. Symantec’e göre İngiltere’deki bilgisayarların yüzde 25’inde kötüniyetli kişilerin kullanabileceği şekilde bir kapıya sahip.
Özetlemek gerekirse, internette izlenemezlik diye bir şey olamaz; ama bu kadar çok “ele geçirilmiş” bilgisayarın bulunduğu bir Internette, izlenebilirlik, herhalde çok ama çok büyük gerçek-zamanlı teknik yetenek gerektirir.
Son bir sonuç daha çıkartmama izin verirseniz: Bu bilgi görün derim!
Henüz yorum yapılmamış.



